SİMÜLASYON VE BİLİMKURGU

Simülakrlar üç gruba ayrılır(*):

– Uyumlu, iyimser ve Tanrı’nın yarattığı ideal doğanın tıpkısını/ikizini oluşturmayı amaçlayan imgeleme, taklit ve kopyalama üstüne kurulmuş doğalcı, doğal simülakrlar,
– Tüm üretim düzenini kapsayan enerji ve güç üstüne kurulmuş, makinelerle somutlaşan, üretici özelliğe sahip, üretken simülakrlar. Evrensel boyutlara insana inanmayı hedefleyen, sürekli bir yayılma eğiliminde olan ve nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir enerjiyi özgürleştirme (arzu, göreceli ütopyalarla simülakrlar grubuna aittir) peşinde koşan simü-lakrlar,
– Information=bilgi, model ve sibernetik oyunlardan oluşan, total bir işlemsellik, hipergerçeklik ve mutlak bir denetimi hedefleyen simülasyon simülakrları.

Birinci grupta, ütopya üreten bir düşsellikle karşılaşıyoruz. İkincide bilimkurgu üreten bir düşsellik. Günümüzde üçüncüye özgü bir düşsellikten söz edebilmek mümkün müdür? Bu soruya olsa olsa o eski günlere özgü güzelim bilimkurgusal düş-selliğin ölmüş ve yerini başka şeylerin almaya başlamış olduğu türünden bir yanıt verilebilir. Bu düşünce hem romanı hem de kuramı kapsamaktadır. Aynı belirsizlik ve anlamsızlığın belirlediği alınyazısı özgün birer tür olarak bilimkurgu ve kurama bir nokta koymuştur.
Aralarında belli bir mesafe yoksa ne gerçekten söz edilebilir ne de düşselden. Gerçekle düşsel arasındaki bu mesafe modelin çıkarına kemirilmeye, yok edilmeye başlandığında neler olmaktadır? Oysa bir simülasyon grubundan (düzeninden) diğerine geçişte de genel eğilim, bu mesafenin emilerek, yerini ideal ya da uydurma bir düşsel evren üretimine bırakmasından yanadır:

– Ütopyada en üst düzeye ulaşan bu mesafe ortaya kesinlikle farklı bir evrenle bir aşkınlık çıkmasına yol açmaktadır. Aş-kınlığın çok derinlere hattâ bilinçaltına kadar nüfuz edebildiği romantik düş bunun bireysel bir biçimidir. Zaten bu evrende gerçek ve düşsel dünya arasındaki mesafe en üst düzeyde olup, Ütopya adasının karşısındaki kıtanın adı gerçektir.

– Bilimkurguda bu mesafe büyük ölçüde kısalmaktadır. Çünkü bilimkurgu nitelik açısından, çoğu kez, gerçek üretim dünyasından nitelik açısından farklı olmamakla birlikte bu dünyanın gereksiz bir şekilde abartılmış projeksiyonundan (bir perde üzerinde yansıtılmasından) başka bir şey değildir. Mekanik ya da enerjetik uzantılarla hızlar ya da güçlerin n üssüne yükseltildiği bu şemalar ve senaryolar aslında aynı mekanik ve metalürjik, vb. dünya tarafından üretilmektedirler. Bu dünyada insanın yerini robotlar almaktadır. Sanayileşme öncesine ait sınırları belli bir evrenin karşısına/yerine, ideal bir alternatif evren olan ütopya konuluyordu, bir başka deyişle sınır tanımayan potansiyel bir üretim evrenine kendi olanaklarını ekleyen bilimkurgu bu sınır tanımazlığın boyutlarını daha da genişletiyordu.

– Model patlamasının yaşanmaya başlandığı bir dönemde bu mesafe neredeyse sıfırlanmıştır. Modeller aşkınlaşamadıkları ya da yansıtıcı olamadıklarından gerçeğin karşısına düşsel bir evrenle çıkamazlar. Çünkü ortaya çıkacak gerçeğin yerini onlar aldıklarından, kurgulanmış bir gerçek düşüncesinin varlığına kesinlikle tahammül edememektedirler. İçkinleştikleri için hiçbir düşsel aşkınlık biçimine yaşam hakkı tanımamaktadırlar. Yalnızca sibernetik anlamda bir simülasyon evreninin yaşamasına bir başka deyişle bu modelleri (senaryolar, simüle edilmiş durumlara alışılmasını sağlama, vs.) keyfinize göre güdümleye-bileceğiniz bir evrenin var olmasına müsaade etmektedirler. Oysa bu durumda gerçeğin güdümlenmesi ve gerçeğin üretilmesi arasında bir fark kalmayacağından kurmacaya da (düşgücü-ne) gerek kalmayacaktır.

Gerçekliğin kurmacayı aşıp geçebildiği günlerde, bunun, düşselliğin varlığını kanıtlayan en önemli gösterge olduğu söylenebilirdi. Oysa modelin bir kopyasından başka bir şey olmayan bir gerçeğin, modeli aşıp geçebilmesi mümkün değildir.

Gerçeklik ilkesinin egemen olduğu bir dünyada gerçek, düşsel adlı bir
“bahaneye” sahipti. Simülasyon ilkesinin belirlediği günümüz dünyasındaysa gerçek, modelin kopyasından başka bir şey olamamaktadır. Paradoksal bir şekilde gerçek bizim için hakiki bir ütopyaya dönüşmüştür oysa bu ütopyanın gerçekleşme olasılığı sıfırdır çünkü bu ütopya yitirdiğimiz gerçeği bir daha ancak rüyamızda görebileceğimizi söyleyen türden bir şeydir.

Sibernetik ve hipergerçek bir çağa özgü bir bilimkurgu belki de yalnızca
“tarihe” mâl olmuş dünyalar “yapay” bir şekilde diriltildiğinde sona erecektir. Geçmişe ait olayları, kişilikleri, anlamlarını yitirmiş, modası geçmiş ve de orijinal süreçlerinden arındırılmış ideolojileri en küçük ayrıntısına kadar yine geçmişte yaşanmış olan hakikatin bir tür sanrı (serap) gibi (in vitro) tıpatıp benzerini yeniden oluşturmaya kalkışmasının bundan başka bir anlamı olabilir mi? P.K. Dick “Simulacres” (Simülakrlar) başlıklı yapıtının Kuzey-Güney savaşını anlatan bölümünde aynen böyle yapmıştır. Bu üç boyutlu devasa hologramda, kurmaca, geleceği yansıtmaya çalışan bir ayna görevi görmek yerine, geçmişi tüm ayrıntılarıyla, umarsız bir şekilde, bir tür halüsinasyona dönüştürmenin peşinde koşmaktadır.

Bir başka evren düşleyebilmemiz imkânsız çünkü aşkınlık-tan yoksun bir dünyada yaşıyoruz. Klasik anlamdaki bilimkurgu, yayılmacı bir politikanın egemen olduğu bir dünyaya aitti. XIX. ve XX. yüzyılların kolonizasyon ve keşifleriyle suç ortaklığı yapan, mekânsal araştırmayı ön planda tutan öyküler içinde kendine bir yer edinmiş gibiydi. Oysa burada nedenle sonuç arasında hiçbir ilişki yoktur. Çünkü günümüzde yeryüzünün yüzeyi sanal/gücül anlamda kodlanıp bir haritaya dönüştürülmüş, hattâ gereksiz ayrıntılara kadar belirlenmiş ve tüketilmiş olduğundan bizde dünyanın bir şeylerin içine hapsedildiği izlenimini bırakmaktadır. Çünkü evrensel Pazar, mallar kadar düş-selliği de yok eden değerler, göstergeler ve modellerden oluşmaktadır. Bilimkurgunun (teknik, zihinsel ve kozmik) araştırmalar yapan evreni işlevini işte bu yüzden tamamen yitirme-miştir. Bu iki olay geçmiş yüzyıllara özgü o muazzam patlama ve yayılma süreçlerinin yerini alan genel bir için için kaynama (implosion) sürecinin ön ve arka yüzü gibidir. Bir sistem gidebileceği en uç noktaya kadar giderek, doyuma ulaştığı, yani tükenmeye başladığı zaman bir tersine çevirme olayıyla karşılaşılmaktadır. Bu arada düşselin başına bir şeylerin gelmesi kaçınılmazdır.

Bugüne kadar hep belli bir düşsellik rezervine sahip olduk oysa bu düşsellik rezervine bir anlam kazandıran şeyle gerçeklik katsayısı arasında belli bir orantı vardır. Bu düşünce coğrafi ve mekânsal keşifler için de geçerlidir. Düşselliğin ulaşıp, içinde dolanabileceği bâkir bir alan kalmadığı ve harita tüm coğrafi alanları belirlediğinde, gerçeklik ilkesi de ortadan kaybolmaktadır. Dünya yüzeyini bir gönderen olmaktan çıkartan uzayın fethi bu anlamda geriye dönüşü olanaksız bir noktanın da habercisidir. Gerçekliğin sınırları sonsuzluğa çekilince, bu, sınırları belli bir evrende iç uyum anlamına gelen gerçeklik ilkesinin kanama yapmasına neden olur. Dünyanın keşfinden sonra gerçekleşen uzayın keşfi, insanlığa kendi gerçekliğini yitirtme ya da bir simülasyonun hipergerçekliği içine itmeyle eşdeğerli bir şeydir. Ay’a gönderilen son uzay aracının içine yerleştirilen ve böylelikle kendisine bir uzay katsayısının yüklenmiş olduğu söylenebilecek iki oda, bir mutfak bunun en güzel kanıtıdır. Dünyaya ait, içinde oturulan sıradan bir mekâna kozmik bir değer katılarak, uzayda yüceltilmesine tanık olunmaktadır. Uzaysal aşkınlıkta uydulaşan gerçek. Bu, metafiziğe, hayallere ve bilimkurguya bir son vermek demektir. Yeni çağın adı hipergerçeklik çağıdır.

Bu noktadan itibaren bir şeylerin değişmesi gerekmektedir. Çünkü bilimkurguyu cazip hâle getiren bir evren yaratmak, bu evreni dönüştürmek ya da ona akıl almaz boyutlar kazandırmak, abartmak artık olanaksızdır. Bundan böyle gerçekten yola çıkarak gerçek olmayan, gerçek verilerden yola çıkarak düşsel bir şeyler üretebilmek mümkün değildir. Bu sürecin tersine dönmüş olduğunu ve bu yeni süreçte eskisinin yerine gerçekliğini yitirmiş yeni durumlarla kendilerine gerçeğin, sıradanlığın, yaşanmışlığın renkleri yüklenmeye ve bu arada yaşantımızdan çıkıp gitmiş olan gerçeği kurmacayla yeniden yaratacak olan simülasyon modellerinin konulacağını söyleyebiliriz. Bize kimi zaman insanı ürkütebilen ayrıntılara kadar gidilerek yeniden oluşturulmuş/üretilmiş çok başarılı bir gerçek, gündelik olaylar ve yaşanmışlık sanrısı sunulmaktadır. Tıpkı koruma altına alınarak yeniden üremeleri sağlanmaya çalışılan hayvanlara ait bir ‘doğal park’ ya da bir ‘doğal botanik bahçesi’ gibi. Bütün bunlar bizde, neredeyse gerçeğinin üzerine gelip yapışan ve aralarında bir fark bulunduğunu saptayabilmenin imkânsız olduğu bir ikiz izlenimi bırakmaktadır. Oysa bunların hepsi bir tözden yoksun, gerçekliklerini çoktan yitirerek, hipergerçekleşmiş şeylerdir.

Bu anlamda sahip olduğu keşfetme çekiciliğinin kendisine “katmış olduğu” o saf ve özgürlük saçan roman olma özelliğini yitiren bilimkurgu, buna karşın, bizim güncel evren anlayışımıza uygun bir şekilde adına “gerçek” dünya dediğimiz, şu evrensel simülasyon parçalarına yeniden can vermeye, onları güncelleştirmeye ve yeniden gündelik yaşamın bir parçası hâline getirmeye çalışarak için için denebilecek bir şekilde gelişecektir.

Bu tersine döndürme ya da bu tersine döndürülmüş durumun açıklamasını bundan böyle hangi yapıtlar yapacaktır? Görünüşe göre K. Philip Dick’in öyküleri, tabiri caizse, bu yeni uzam içinde kendilerine yeni bir çekim merkezi bulmaya çalışıyorlar denebilir. Oysa böyle bir açıklama geçerliğini yitirmiştir çünkü bu yeni evren “yerçekimine karşıdır” (antigravitation-nel), eğer hâlâ bir yerçekiminden söz etmek gerekiyorsa bu öykülerin gerçek ve düşsel adlı deliklerin çevresinde dönüp durdukları söylenebilir. Bu öykülerde ne alternatif bir kozmos, kozmik bir egzotizm ya da folklordan söz edilmektedir, ne de galaksiler arası kahramanlık öykülerinden. Bu öykülere ait tüm veriler mutlak bir simülasyon evrenine aittir. Çünkü hiçbir şeyin nereye ait olduğu belli değildir. Her şey içkindir. Geçmiş ya da gelecek yoktur. Öykülerle ilgili tüm veriler (coordonne-es) boşlukta bırakılmış (zihinsel, zamansal, mekânsal ve gösterge anlamında demek istiyoruz) gibidirler. Bu, mevcut bir gerçek evrene paralel olarak yaratılmış, birincinin tıpatıp bir benzeri ya da var olabilmesi mümkün olacak türden bir evren değildir. Böyle bir evren hem olabilir hem de olamaz. Bu hem gerçek hem de gerçek dışı bir evrendir. Hipergerçeğin ta kendisi yani bir simülasyon evrenidir, kısaca bambaşka bir evren. Bunun bir simülasyon evreni olmasını sağlayan şey Dick’in simülakrlardan bilinçli bir şekilde söz etmiş olması değildir (bilimkurgu bunu her zaman yapmıştır, ancak bunu her zaman için asıl dünyanın ikizini (double) üreterek yapay veya düşsel bir şekilde benzeterek yapmıştır. Bu öykülerde artık bir ikiz yoktur. Doğrudan doğruya gerçeğinden, kendisini yansıtabilecek bir ayna, bir yansıtma aracı ya da ütopyadan yoksun bir ikizden söz edilmektedir. Simülasyon evrenine özgü saydamlık soluktur/bulanıktır, dışsal bir görünümden yoksun olduğu için de aşılıp geçilebilmesi olanaksızdır. Bir anlamda bu evrende “aynanın içine yerleşerek dünyayı oradan izleyebilmek” yani bir ayna görevini yerine getirebilmek bile mümkün değildir zira bu ancak aşkınlığın altın çağında yapılabilen bir şeydi.


* Kaynak Jean Baudrillard / Simülasyon ve Simülarklar / Doğu-Batı Yayınları

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s