Neden Proxima Centauri ve Uzay Melankolisi?

Türkiye’de Bilim-Kurgu için neler yapılıyor? diye merak ederek, son 1 aydır o site senin, bu dergi benim dolanıp duruyorum. Öncelikle Bilim-Kurgu edebiyatı ile Fantastik Edebiyat’ın bir arada anıldığı, hatta sanki birbirine yakın şeylermiş gibi yanyana sunulduğu siteler gördüm. Oysa kestirmeden söylersek, bilim-kurgu adı üzerinde bilim ile ilgili bir şey, öyle değil mi? Ve edebiyatı mümkün kılan şey de, “büyü” değil. Fantastik, son zamanlarda, gerek vampir öykülerinin tekrar dolaşıma girmesi, gerekse, bu konudaki sinema filmlerinin oldukça popüler olması (diziler de cabası), Tolkien sonrası eğlence dünyasının kabaca bu işlere fazla sardırması ile ilgiyi bu alana çekti. Fantastik oldukça eğlenceli, çoğu kez bir kaçışın sonucunda daha da bağlayıcı olan bir tür. FRP’den tutun da, WOW’a kadar, Harry Potter vb. derken hayatımızda son 10 yılda bodoslama girdi. Ayrıca, Stephenie Meyer sonrası bir yazın/yayın dünyası da oluştu, öyle değil mi? Yerli örneklerini de az çok görüyoruz. Fakat yine de bilim-kurgu ile fantastik edebiyatın bir araya gelmesini sağlayan şey nedir, tam olarak anlamış değilim?

Bilim vs Büyü

Dediğim gibi “büyü” üzerine kurulu başka bir gerçekliğin alanı ile, büyüden tamamen uzak, oldu bittiye o kadar kolay getirilemeyecek, hayret eşiğini, daha çok “anlayabildiklerimiz” üzerindeki spekülasyon ile sağlayan bir tür olarak Bilim-Kurgu’nun alanı nasıl kesişemeye başladı? Çoğu yazar için bu alanlar, birbirlerine o kadar kolay karışabilirler mi? Kara-bilim’den medet uman bir bilim adamı mevcut mudur, hikaye Faust hikayesi değilse? Karanlık-ilimler diyebileceğimiz şeyler ile bir uzay gemisinin örneğin, saat gibi çalışan ve her olasılığı düşünülmüş, yazarı tarafından detaylandırılmış güvertesi bir araya gelebilir mi? Güverteyi geçelim, o motoru, o kadar yüksek hızlara ve bu kadar uzak yerlere gönderebilmeyi -şimdiki bilgilerimize rağmen- sağlayan tüm “bilgi”yi kurgu içinde eritip, hem bizi şaşırtan, hem de şaşırttığı kadar da inandıran BK’nın başarısı değil midir? Hokus pokusun taşıdığı gövde ile, Teleport (ışınlama) cihazının taşıdığı gövde arasındaki farkı düşünmeyi teklif ediyorum.

BK, tüm örneklerinde, çoğu kez sosyal olanın, Batı Bilimi’nin o keskin iddialarının spekülatif, ucu bucağı kaçmış, neredeyse irrasyonel -akıl dışı- kesinliğine bir cevap olarak doğmuştur, öyle değil mi? Bu iddiaları bilimin her alanından getirip, onları hem kucaklayıp, hem de olası sonuçlarını, neredeyse korkunç senarayolarla, vicdanla birlikte önümüze koyan BK’dır. Zaman-Yolculuğu’nun sonuçları hakkında deneyimlemesek bile, sorunlu bir şeyler olabileceğini biliyoruz. Heinlein‘in öyküleri, böyle tuhaf “açmazları” konu edinmezler mi? Philip K. Dick, bu kadar gelişmiş robotların, insana benzemelerinden büyülenmez mi? O zaman “insanî olan nedir?” diye sormaz mı? Asimov, uzayda kurulacak imparatorlukların, bu kadar büyük gelişmelerden sonra, ne hale benzeyeceğine bakmaz mı? Bilim-kurgu yazını, eğer bir tür olarak kabul edilecek ise, tür olma meşruiyetini, ütopyalardan devralırken, kahramanının çaresizliğini, insan olarak eksikliğini, güdüklüğünü, o inanılmaz teknolojiler karşısında biricik insan kalabilme dürtülerini sorgularken, çoğu kez insan kalabilmenin koşullarının değiştiği bambaşka nedenselliklerle uğraşmak zorunda kalır. Yerçekimi olmadan ve tüm hayati kontrollerin bilgisayarda olduğu, karar vericinin HAL olduğu uzun yolculuğu hemen akla getirebiliriz (Arthur C. Clark). Dünya’dan bu kadar uzakta olmaklığı, artık Dünya’da olmanın koşulları ile düşünmek saflık olurdu. Ve çoğu kötü bilim-kurgu öyküsü, kendi referans çerçevesi tarafından bozguna uğratılır.

Yerli Bilim ve Öykü

Aslında izlediğim, gördüğüm kadarı ile Bilim-kurgu’nun bir İşletim Sistemi‘nden daha çok, bir Dosya Sistemi olarak kullanılması sorunu ile karşı karşıyayız yerli öykülerde. Şöyle ki, öykünün bilim ile ilgili tarafı, sadece kahramanın içine düştüğü durumun, simgesel anlamda, sadece sonuçlarla açıklanması hali. Örneğin Bilişim Derneği BK Ödülleri jürisinin 2010 yılında ödül verdiği öykü, böyle bir açmazda duruyor.

Dünya’dan Proxima Centauri’ye doğru yol alan bir gemide doğan öykü kahramanının gözünden ve dilinden anlatılanlar, okuru, bu çerçeve içinde tutuyor sadece. Örneğin neden bu yolculuğun yapıldığı önemli olsa da, bu yolculuğun yapılabilmesi için ne tür bir bilimin ya da teknolojinin kullanıldığını asla öğrenemiyoruz. Tek kestirebildiğimiz bu teknolojinin “yıkıcı” olduğu. “Hibernasyon” ifadesinin karşılığını ise türkçe olarak bulamıyoruz. Her ne kadar yolcular, hızı ışık hızının yarısı olan bu gemide, 8.6 yıl uyutulsalar da, bu uyutulmanın dayandığı bilimsel bilgi öyküde verilmiyor (*). Oysa ışık hızının yarısına kadar hızlanabilen bir gemiden bahsediyor isek, bu tür bir teknolojiye erişmenin bedelinin Dünya’nın yok olması ve Dünya’ya en yakın yıldız kümesine yolculuğu zorunlu kıldığına değin uzanan tuhaflıkları da bilmemiz gerekiyor.

Yazarın bütün bunları es geçip, olası tüm bilim-kurgu öğeleri, annesini özleyen ve arayan bir çocuğun diline mahkum etmesi işimizi hiç de kolaylaştırmıyor. Proxima Centauri civarındaki gezegende neden bir Araştırma kolonisi kurulmuştur? Neden yolculuk yapılan geminin kendisi de bir kargodur ve madem ekonomi esas problemdir, neden bu kadar uzağa, samanyolunun dışındaki bir yere yolculuk yapılmaktadır, madem ışık hızının yarısına kadar hızlanabilen gemiler inşa edilmiştir, neden bu teknolojinin sonuçlarının diğer alanlarda da “iyi” ya da “işe yarar” hale getirmiş olabileceği olasılığından hiç bahsedilmemiştir? Ve aklımı ve zihnimi zorluyor ama soracağım, Phesa, çocuğa annesinin ölümünü anlatırken, neden şunu söyler?

“Gemi kayıtlarına göre, ne zaman öldüğünü biliyoruz. Fazla dayanamamış. Sen uyuduktan bir sene sonra kendini uzay boşluğuna bırakmış. Büyük ihtimalle kanser oldu. Zaten kanser olmasa bile uzay-mekankolisinden kurtulamazdı.”

Gerçekten mi? Kanser vs uzay-melankolisi? Bir insan kendisini 0.5 c (ışık hızının yarısı) ile giden bir gemiden uzay boşluğuna bırakabiliyor -belki de kendisine bir uzay dolmuşu çarpmıştır? Nasıl bir hibernasyon teknolojisi ki, hamile bir kadın yolculuk sırasında doğum yapabiliyor? Ve oğluna “makyaj yaparak mesaj bırakan” bir anne var karşımızda, “elde edebileceklerinin hepsini Dünya’da elde etmiş bir anne?” Ve ona her şeyi veren bu Dünya’dan kaçırıp, son gemi ile çok uzak bir gezegene gönderdiği ve öksüz büyüyecek oğlu? Nasıl bir hibernasyon teknolojisi ki, hamile bir kadının sadece beyanına bakarak, yasak olmasına rağmen, kadını gemiye “hamile değil” olarak kaydedip alıyor? Mesajın kayıtlı olduğu “Küçük bellek kartı”nın Sandisk olma olasılığı ise, oldukça yüksek sanki..Ve çocuğun “dahi” olmaması ise, elbette imkansız gibi görünüyor bu kurgudan (Phesa, “sen bir dahisin” dedi çocuğa).

TBD elbette iyi niyetlerle bu yarışmayı düzenledi, düzenliyor. Jüriyi oluşturan kişilerin çoğu bilim-kurgu edebiyat ile ilgili olmasa da, öykü ile ilgili kişiler. Fakat buna rağmen, bu kadar büyük tuhaflıklar, juriye önemsiz gibi görünmüş olabilir. Yine de öykü, bilim-kurgu öyküsünden çok, bilim ve kurgunun birbirinin üzerinde, zeytinyağı ve su gibi hareket edebildiği bir bileşiğe benziyor. Yani ışık hızına yakın gemi ile kara-tren ve bu trenin yük vagonunda yapılan bir doğum, doğum sırasında ölen anne ve trenin vardığı duraktaki köyde sağlık ocağında gözlerini açmış bir çocuğun hikayesinden öte ne var burada, BK adına?

___________________________________________________
(*) Proxima‘ya gitmek şu anki teknolojilerimizi kullansak bile 10.000lerce yıl sürecek bir macera. Konu hakkında ışık hızı ile hareket edebilen gemiler de hesaba katılmıyor değil. Fakat bu kadar uzak bir yıldıza ve onun yer aldığı sisteme gitmek mümkün görünmüyor. Proxima’nın uzaklığı, 4.3 ışık yılı. Yani eğer %100 ışık hızı ile hareket eden bir gemimiz var ise, oraya ulaşması 4.3 yıl sürecek.

Reklamlar

Neden Proxima Centauri ve Uzay Melankolisi?” üzerine 6 yorum

  1. Söz konusu “bilim” ile birlikte “kurgu” olduğuna göre, söz konusu olanı “kurgu” olandan ayırabilen gerçekçiliğin BK adına yazılanlarda, çekilenlerde gözetilmesi şartına katılıyorum. Yoksa Frankestein bile BK olarak adlandırılmaz mıydı?
    Yazınızında kanımca anahtar kelimeleri bunlar: “..dayandığı bilimsel bilgi”, kurguladığı bilimsel bilgi ya da dayandığı bilimsel terimler değil. Çünkü bu kısım fantastik olandır, doyuruculuğu da kendi kurgusunun tutarlılığıdır.
    Fantastik ile BK türlerinin aynı dizine sokulması da, iki türün birleşmesinden oluşan tuhaflıklar da bu kelimelerin bir şekilde esgeçiliyor olması bence.
    Proxima’ya Son Yolcu’nun, dayandığını düşündüğü bilimsel bilgilerle tutarlı olmadığı, çeliştiği ortada. Işık hızı gibi ortak terimlerle yapılmış yeni bir kurgu iddiası taşıyor olsaydı keşke.

    Beğen

    1. ödüller elbette her zaman başarılı olacak değil, hatta çoğu kez ödülün, iddiasının altında ezilme ihtimali vardır. fakat bu tür hakkında verilen neredeyse tek ödül yıllardır. bir geleneği oluşuyor, oluştu. “kötü öykü olsun da yeter ki olsun” denebilir çünkü gerçekten çok fakir ve zayıf bu alandaki her şey. ama bir noktadan sonra iddiasının gerisine düşmesi trajik. bu yıl da düzenlenecek ama bu itirazları kimsenin dikkate aldığını da sanmıyorum ben. oysa eminim, o öyküleri dergilerinde basacak çok az editör var o jüride.

      Beğen

  2. Bu tür yarışmalarda harf sınırları bulunmaktadır: örneğin 2000 kelime… Amatör yazarlar için sınırlandırılmak kadar kötüsü yoktur, ne yazacaklarını bilemezler. Evet usta bir yazar sözcüklerle lego parçacıkları gibi oynayarak bir kale inşa edebilir ama bu yarışmalarda mükemmeliyet aranmamalı ve eleştiri daha yapıcı ve daha az kırıcı olmalıdır.

    Beğen

  3. Öyküyü yazarken beni en çok zorlayan unsur, gerçekten 2000 kelime sınırlamasıydı. Aslında ben de katı bilim kurgucuyum. Öyle olan öyküleri severim. Ama şunu farkettim ki, öyküye bir insani boyut katmazsanız okunurluğu azalıyor, hele de Türkiye’de. Örneğin bir Kim Stanley Robinson’un Kızıl Mars’ı gibi. Ama ne yazık ki katı bir bilim kurgu okuyucusu ya da yayıncısı yok ülkemizde. Öykünün sorunlarına gelince, ben kurt delikleri hayata geçmediği sürece hiç bir zaman beşikten (yani dünyadan) ayrılabileceğimize inanmıyorum. Işık hızının yarısı bile olsa, uzay yolculuğunun öyle büyük teknik sorunları var ki aşılabileceğine inanmıyorum. 0.5c hızına bir anda ulaşılmıyor. Bir yıl sonra ulaşılıyor. Anne kendini uzay boşluğuna geminin hısı c’nin çok altında olduğu sırada atıyor. Bütün bunları öyküde belirtmek istiyordum ben de… Hatta geminin yol aldığı “ışık altı hız” için özel bir teori bile geliştirmiştim. Ama kelime sınırlaması ve dramatik yapının feda edilememesi (sonuçta bu bir öyküdür) yüzünden bazı şeyleri es geçmek zorunda kaldım. Öykünün kötü olduğunu sanmıyorum. Bence iyi bir öykü oldu. Ama öykü yazabilmek için, yazarın birinin dediği gibi bazen “inançsızlığı askıya almak” gerekiyor. Dünya’dan bütün insanlar kaçmıyor. Bir kısım insan kaçıyor, onlar da çok küçük bir azınlık. Annenin yaptığı fedakarlık ise, sadece yeni gezegende başlayan yeni bir yaşam biçimi, belki de yeni bir toplumsal örgütlenmenin bir parçası olmak istiyor. Çünkü bu dünyanın kötülüklerinden, haksızlıklarından, adaletsizlilklerinden bunalmış birisi o.

    Beğen

  4. aradan geçen zaman içinde bu sitenin varlığını bile unutmuşken, birkaç gün önce Halil Kocagöz’ün kitabını görmem ve arkasından Astera Kaşifleri‘nin yayıncısının kitap ile ilgili tanıtım e-postası atması, derken Mass Effect’in Türkçe’ye çevrildiğini görmem derken..

    Siteyi tekrar açtım. Bilim Kurgu konusunda tekrar düşünmek, bu alanda çalışma yapanları cesaretlendirmek ve elden geldiğince Türkçe Bilim Kurgu öyküler, anlatılar, mikro anlatılar peşinde koşabilmek için.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s