Nostura genzini temizliyor, pelte pelte başlıyor okumaya:
“Yor mecısti: Ayem raytin dis letır tu droğv yor atenşın tudı impendink katasstrofi…” Birisi kıkırdamaya başlıyor.
“Yeter, yeter,” diyor Nusret, beşlik kağıt parayı uzatarak. “Aynı İngiliz gibi mübarek. Birleşmiş Milletler başkanından bu sefer cevap geldi mi bari?”
“Genel Sekreterinden,” diye düzeltiyor Nostura. “Yok, henüz gelmedi abi.” Gülüşmeler.
“Allahtan ümit kesilmez,” diyor biri. “Al, bir fırt çek şuradan.” Nostura minnetle kapıyor bardağı, bir dikişte bitiriyor. “Sağol abi.”
Nusret ve arkadaşları, sallana sallana fırtınalı geceye karışan Nostura’nın ardından gülerek, biraz da acıyarak bakıyorlar.
Herkes Nostura derdi ona. Adını kimse bilmezdi. Ona neden Nostura denildiğini de bilmezlerdi. Nerelidir, kimin nesidir bilinmezdi. Kendine sorarsan yıldızlardan gelmişti, dünyayı kurtarmak için. Dünyalıları yoketmeye hazırlanan kendi ırkına ihanet etmişti. Müthiş bir hayalgücü vardı. Sürekli alkol tüketmek zorundaydı, söylediğine göre, dünyadaki zehirli maddelerden korunmak için. Olmadık yerlere mektuplar yazar, derdini anlatmaya çalışırdı.
Öbür ayyaşlar gibi değildi Nostura. Onunla semt insanları arasında yazıya, söze dökülmemiş bir sözleşme vardı sanki. Zararsız bir ayyaş, insanları eğlendiren bir kaçıktı o. İnsanlar biraz gülme, hoşgörülü ve iyiyürekli davranma fırsatı bulurlardı onun sayesinde.
