Bir yıl sonra tamamen bir tesadüf eseri komşu mahalledeki bir şekerci dükkanında, Şaşırtıcı Bilim Kurgu (Astounding Science Fiction) adında bir dergiye rastladım. Kapağına bir göz atıp sayfalarını biraz karıştırır karıştırmaz bunun tam aradığım şey olduğunu anlamıştım. Cebimdeki bozuklukları derginin fiyatına denkleştirmeyi becerdikten sonra şekerci dükkanından beş altı metre bile uzaklaşmadan bir banka oturup rastgele bir sayfayı açtım ve Raymond F. Jones’un nükleer savaş sonrası kıyımı anlattığı ilk modern bilim-kurgu kısa hikâyemi okudum. “Pete İcabına Bakar” (Pete Can Fix It) adlı hafif bir zamanda-seyahat hikâyesiydi bu. Atom bombasını biliyordum; heyecanlı bir arkadaşımın bunun atomlardan yapıldığını anlattığını hatırlıyorum – ama nükleer silahların geliştirilmesinin kitlesel anlamda etkileriyle ilk kez karşılaşıyordum. İnsanı düşünmeye itiyordu. Ama hani garaj teknisyeni Pete’in yoldan geçenlerin gelecekte isimsiz diyarlara kısa ve gelip geçici yolculuklar yapması için arabalara taktığı şu ufak cihaz vardı ya – neydi bu küçük cihaz? Nasıl yapılmıştı? Nasıl geleceğe gidip geri dönülüyordu? Raymond F. Jones biliyorduysa bile söylemiyordu.
Kendimi fena kaptırmıştım. Her ay dört gözle Astounding’in gelmesini bekliyordum artık. Jules Verne’i, H.G. Wells’i okumuş, ilk iki bilim kurgu antolojosini de kapaklarına varıncaya kadar okuyup beyzbol oyunu için hazırladığım kartlara benzer skor kartlar hazırlamıştım. Okuduğum hikâyelere kalite derecesine göre puanlar veriyordum. Hikâyelerin çoğu ilginç sorular sorma yönünden yüksek puanlar alıyordu ama cevaplama açısından zayıftılar.
Genelde daha yaşlıyım tabii, ama bir parçam bugün bile hâlâ o on yaşındaki çocuktur. Eleştirel yeteneklerim, hatta edebi beğenilerim gelişti. İlk defa on dört yaşındayken okuduğum L. Ron Hubbard’ın “Henüz Sonu Gelmedi” (The End is Not Yet) hikâyesini tekrar okurken eski hatırladığımdan o kadar kötü gelmişti ki, acaba aynı isimde iki yazar yine aynı isimle fakat birbirinden çok farklı kalitede iki ayrı hikâye yazmış olabilir mi, diye şüpheye bile düştüm. Artık okuduklarımı eskisi gibi safça kabul edemiyorum. Larry Niven’in Nötron Yıldız’ında (Neutron Star) konu, kuvvetli bir çekim alanının yarattığı muazzam gelgit kuvveti üzerine kurulu. Ancak bundan yüzlerce veya binlerce yıl sonrasında, yıldızlar arası yolculuğun sıradanlaştığı bir zamanda bu gelgit kuvvetlerinin unutulduğuna inanmamız isteniyor bizden. Bir nötron yıldızındaki ilk incelemenin, insansız uzay aracı yerine insanlı araçla yapıldığına inanmamız bekleniyor. Olacak iş değil bu. Fikirler üzerine kurulu bir romanda fikirlerin tutarlı olması gerekir.
